Bir insanın gerçek hikâyesi, konuştuklarında değil…
Konuşamadıklarında saklıdır.
Kırıntılar halinde dökülür dilinden.
Sesi düşer, kelimeler alçalmaya başlar.
Söylerken kendisi bile duymaya korkar…
İçine konuşur gibi anlatır; çünkü bazı acılar hâlâ içeride yaşar.
Kaygılı insanlar zamanla kaygı, kaygının fiziksel semptomları ve belirsizlik hissi için tahammülsüzlük geliştirirler ve böylece 'endişeli olmak hakkında endişeli' olurlar.
Sizi içten içe tüketen hiçbir mücadeleden zaferle çıkamazsınız.
Haklı olduğunuzu ispatlamak uğruna harcadığınız çaba, gösterdiğiniz emek ve ayırdığınız zaman..
Günün sonunda sizi yorar, eksiltir, hatta sizden çalar.
Bazı savaşlar kazanılsa bile sizi galip değil, yorgun bırakır
"Suçluluk duygusunu teskin etmenin bir yolu, onu karşı tarafa tükürmektir. Zihin, içsel hesaplaşmayı sonlandırmak için karşıdakini kötüleştirir; yaptığınız şeyi onun yüzünden yaptığınıza dair bir rasyonalizasyon geliştirirsiniz. Bu sayede kendi iç dengenizi sağlarsınız."
"Duygusal olgunluğa sahipseniz, karşınızdakinin her tükürdüğünü kişiselleştirmezsiniz. Ama duygusal olarak olgunlaşmadıysanız, onun içsel mücadelesine çekilir, kendini dengelemek için kullandığı duygu regülasyonunun bir parçası haline gelirsiniz."
"Kışkırtma, suçlama ve öfkelendirme yoluyla manipüle edilirsiniz. Bir noktadan sonra siz de karşılık vermeye başlarsınız. Bu, size suçluluğunu tüküren kişinin dengeye kavuştuğu andır. Artık o, mağdur; siz ise onun gözünde zorbasınızdır."
Çocukluk travmalarının sesi bazen suçluluk duygusudur.
Kontrolünde olmayan şeyler için kendini suçlarsın.
Taşımaman gereken yükleri yıllarca sırtlanırsın.
Bir insanı tanımak mı istiyorsun?
Ailesine bak.
Hangi duygu hâkim: Öfke mi, sevgi mi, kaos mu, suçluluk mu?
Çünkü insan, ailesindeki diyadları (ikili ilişkileri) tekrar eder.
Ne alıp verdiyse orada, sana da onu verir.
Bildiğin cehennem, bilmediğin cennetten daha güvenlidir.
Çünkü zihin huzura değil, tanıdıklığa tutunur.
Acı tanıdıksa, rahatlatır.
Ezbere yaşamak, bilinmez bir iyilikten daha az korkutur.
Bu yüzden değişimi değil, alıştığımız yarayı seçeriz.
Esaretimiz tanıdık acıdır.
Bir ilişkide sürekli gitmekle tehdit eden, aslında en çok terk edilmekten korkandır.
Kaybetmekten korktuğu için gitme tehditini, güç sanır. Kendi korkusunu, başkasına ceza gibi sunar.
Terk edilmekten o kadar korkar ki, ilk giden olarak güçlü kalacağını sanır.
“Travmanız, sizi affettirmez.
Yaralandınız, evet…
Ama şimdi ne yaptığınız da sizin sorumluluğunuz.
Farkındalık, onarmak içindir…
Yaradan beslenmek için değil.”
Simbiyotik ilişkilerde sevgiyle yapışıklık karıştırılır.
Birlikte olmak değil, ayrılamamak vardır.
“Onsuz yapamam” diyorsan,
belki de kim olduğunu bile bilmiyorsundur.
Sürekli kaotik bir düzlemde yada araftaysanız, bu bir denklem değildir.
Bu bir düzendir.
Ve bu düzende biri besleniyor, biri tükeniyor.
Kendinizi kaybeden tarafta buluyorsanız, bu durumdan beslenenin kim olduğunu sorgulama vaktidir.
Bazen bir şeyin öyle olmadığını bilirsin ama uzatmazsın.
Çünkü her haklılık, bir cevabı hak etmez.
Artık, her sessizliğin bir eksiklik değil, bir seçim olduğunu bilirsin.
Zamanın kendi cevabını vereceğine güvenirsin.
Ve büyümek, bazen konuşmamakla başlar
İşin aslı şu: Duygusal olarak hamdı,
Gerçeği karşılayacak, duygusunu regüle edecek kapasitesi yoktu...
O yüzden taşıyamadıklarını senin duvarlarına sürüp kirletti…
Bu şekilde kendi dünyasında seni cezalandırdı...
Senin dünyanın kararmasını dünyasına ışık olacağını sandı...
Bazı ailelerde kimse kimseye duygusal olarak yakınlaşamaz.
Herkes kendi içinde yaşamak zorundadır hüznünü.
Acı, ortak olamayacak kadar kişiseldir.
Ve en derin kederler, sözcüklere hiç dökülmeyenlerdir.